Emeklilik İçin Çalışmak Cazibesini Yitirdi Mi ?

Neydi ihtiyaç

Sanayi devrimi öncesi toplumlarda sosyal güvenlik fonksiyonu yardım sandıkları, aile içi transferler ve dinsel nitelikli kurumlar tarafından yerine getiriliyordu. Sanayi devrimi, bu alanda yeni bir bakış açısı getirmiştir.Kimseye muhtaç olmadan devlet güvencesiyle yaşanacak bir hayat

Emeklilik Kavramı Ne Zaman Ortaya Çıktı ? Kim?

Bugünkü anlamda sosyal güvenlik sistemi 1800’lü yılların sonlarına doğru gerçekleşmiştir. İlk kez Alman devlet adamı Bismarck, finansmanının işçi ve işveren primleri yanında devlet katkılarıyla sağlandığı bir sosyal sigorta sistemi oluşturarak köy ve kasabada yaşayan çiftçileri fabrikalara emeklilik ile yemleyip işçileri acımasız kapitalizmin değirmenine işçi çekmeyi başarmıştır.

 

25 yıl çalışmaları karşılığında rahat ve huzurlu bir emeklilik vadeden sisteme işçi yetiştirmek çok da zor olmamış. Geçimini Allah ne verdiyse ile karşılayan fukara çiftçilerin yaşlanıldığında varsa çocuğunun eline bakan bir yaşamı terk etmek için, fare kapanındaki peyniri göstermek yeterli olmuş elin Almanına.

 

Türklerde Sosyal Güvenlik Sistemi

İlk Orta Asya Dönemi Türklerde aile bağları güçlü olduğu için aile içi yardımlaşmalar varken, yerleşik hayata geçişle birlikte vakıflar sosyal yardım anlayışı olarak ortaya çıkmıştır.

Anadolu Selçuklu Döneminde halk göçebe, köylü ve şehirli olmak üzere üç gruba ayrılmış; göçebe Türkmenler hayvancılıkla, köylüler hayvancılık ve tarımla, şehirliler ise ticaret ve zanaatla uğraşmışlardır. Şehirlerde ticaretle uğraşanlar tarafından Ahi Teşkilatları ile bu teşkilat içinde zanaatkârların iş kollarına göre loncaları kurulmuş, zanaatkârlar arasındaki güçlü bağ ve dayanışma ile de sosyal yardım amaçlı vakıf kurumları tesis edilmiş, devlet malı olarak kabul edilen ve miri arazi olarak adlandırılan topraklardan vakıf arazisi olarak ayrılanlardan elde edilen gelirler (tesis edilen bu sosyal hizmet) dayanışma ve yardım kurumlarının giderlerine tahsis edilmiştir.

Osmanlı Devletinde sosyal güvenlik anlamında ilk örgütlenme, 13. yüzyılda önce Ahilik (esnaf, zanaatkar, çiftçi vb. bütün çalışma kollarını içine alan ocak), sonra Gedik teşkilatı adı altında ortaya çıkmış ve 18. yüzyıla kadar etkinliğini hissettirmiştir. 18. yüzyılda ise Osmanlılarda sosyal güvenlik daha bir kurumsallık kazanmış ve ilk kez bu yüzyılda sosyal yardım amaçlı vergi toplanmaya başlanmıştır denilse de pek inandırıcı gelmiyor. Çöküşteki devlet kaynak arıyordur.

 

Osmanlı Devletinde sanayileşme hareketleri ve işçi sınıfının doğuşu Avrupa’ya oranla çok geç başladığından Türkler modern anlamda bir sosyal güvenlik sistemine oldukça geç kavuşmuşlardır. Yani bize zincir vurmak öyle kolay olmamış.

 

Osmanlıda 1866 tarihinde Askeri Tekaüt Sandığı ve 1881 tarihinde Sivil Memurlar Emekli Sandığı kurulmuştur. Memur her zaman işini bilir diye boşuna dememişler.

Ancak ilk sivil kurum 1921 yılında 151 sayılı Ereğli Maden Amelesinin Hukukuna Müteallik Kanun ile kurulan Amele Birliği, ülkemizin kanun ile kurulan ve üyeliği zorunlu olan ilk sosyal güvenlik kuruluşudur. Gerçek anlamda devlet 1982 anayasasıyla tüm halkını, tüyü bitmemiş yetimin hakkıyla beraber güvence altına alacak ve  “Herkesin sosyal güvenlik hakkına sahip olmak için devlet gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar.” Maddesiyle yasalaştırır.

Gelelim asıl konumuza efenim; kadınlarda 60, erkeklerde 65 yaşı doldurmak gerekiyor, şimdi diyelim ki Allah lütfetti yaşıyorsunuz 45 i de geçtiniz bi şekilde işten ayrıldınız, ayıptır söylemesi kim sizi işe alacak.

Yahu genç iken tecrübesiz diye iş vermiyorlardı e yaşlanınca ’ çok tecrübelisiniz maaşınızı karşılayamayız ya da bi ayağınız çukurda üzerimize kalırsınız ’ diye iş vermeyecekleri çok belli değil mi?    en iyisi emeklilik yaşı 100 olsun ya da hiç emeklilik olmasın, atalarımızın yaptığı gibi elimiz ağaca ayağımız toprağa değsin. Fabrika ve plazalarda da devlet çalışsın her şeyi bizden beklemesin canım. Hem devletin asli görevleri yol, su, elektrik, adalet, emniyet, vs. iken bunların kaçını kendi yapıyor allasen? Geçmiş kenara sen şunu yap sen bunu yap, şu ihaleyi  milletin bir tarafına *oyup çoğaltana ver,( ver ki devlet yaşasın) sen yasa yap sen kasaya bak, e ben ?sen gelme lan ayı al şu parayı 65 yaşına kadar çalış, ölmezsen. Sen 2 senede hiper emekli ol, ben köle pazarında 65 i doldurana kadar çalışayım, çalışayım ki senin ve bekanın değirmenine su taşıyayım. Ne de olsa sen varsan ben varım!! Ne diyor adam ‘fakir neden fakirdir? Biliyor musun? Çalmasını bilmediği için değil, hak aramasını bilmediği içindir’ diyor.

 

Olayı sadece devlet boyutuna indirmemek gerek hem finans dünyasının devletleri ele geçirmemesi mümkün olabilir mi? parayı silah olarak devletler kullanıyorken( geçenlerde trump Türkiye’yi ekonomik olarak mahvederiz demedi mi?)  zenginler neden kullanmasın.? Aslında dünyaya baktığımızda en zengin 26 kişi dünyanın yarısından fazla kazanıyor. Yani 26 kişi  3.765.000.000 kişiden daha daha fazla geliri sahip. Ayıptır sorması bunları zengin yapan kim? Yada kimler? Cevabı bir Piyango biletiyle açıklayayım naçizane. Nüfusun yarısının piyango bileti aldığını düşünelim, herkes rızkını emeğinin bir parçasıyla umut satın alıyor ama bir türlü sana bana çıkmıyor. Çıkanlarda TV’lerde hiç mürüvvetini, hayrını göremedim diye bak sana çıkmadı, çıkanın hali ortada üzülme diye bilinçaltını temizliyorlar. Önemli olan para değil sağlık diye poliyannacılığı da krema olarak süslüyorlar. Ben ve benim gibi ahmaklar şans oyunları oynadıkça biz kaybedip bir tarafta kasa hep kazanacak mıdır?

Hayat; Hayatımızın büyük çoğunluğu zengini daha zengin hale getirip daha konforlu yaşamasını sağlamak mıdır? Zenginlerin gelirini arttırdığı yoksulların gelirinin azaldığını görmezden gelebilir miyiz? Daha nereye kadar piyango bileti satın alacağız?

Attığımız her adım şans ve umut dolu, her olumsuzlukta hayırdır inşallah deyip geçeriz, asla sorgulamayız, kaderciyiz, kaybetmeye alışmışız, tek kurtuluş inzivaya çekilmek, kabullenmek mi? ama ne mümkün? Yahu adam 42sinde-45inde emekli olmuş, ben neden 23-20 yıl fazladan çalışayım, onun yükünü neden ben taşıyayım, Z ’nin 2 katı kadar çalışmak Y ’ye haksızlık değil mi?

Velhasıl bunca anarşik düşünceden sonra maaşlı çalışmanın, emeklilikten ziyade sosyal güvencesi yani hastalık, ölüm vb. durumlar için artı bir değer taşıdığı da bi gerçek, belki de en iyi yanı. İşte bu noktada sosyal güvencenin altında yatan şey en büyük korkumuz olabilir. Ya ölürsem ya da daha kötüsü yatağa bağlı kalırsam veya aileme bakamazsam korkusu. Girişkenliğimizi kıran en büyük kemirgenimizin üstesinden gelmenin tek yolu anti korku yani cesaret. Bi  düşünün, Titanik battığında ölenlerin çoğu sağlıklı ve zenginlerdi, hayatta kalanlar ise sadece şanslı olanlar. Peki ya Estonya feribotuna ne demeli, kaza kıyıya çok yakın bir noktada gerçekleşmesi ve ölenlerin büyük çoğunluğu sağlıklı zengin ve yüzme bilmesine rağmen 852 yolcu öldü. Geminin su almaya başlamasıyla 137 yolcu feribotu hemen terk etti. Geriye kalanlar kaptanın ‘panik yapmayın dünyanın en güçlü feribotundasınız’ sözüne inanarak yan yatan geminin su boşaltmasını izlemişler. Gemini su almaya ve batışını izlemeye devam edenlerin çoğunluğu ölmüş. Estonya feribotu sendromu denilen ve hala çözülemeyen galiba bir tür çöküş psikolojisine girmişler. Yani kaptanın ekonomimiz gayet iyi, işler yolunda, kriz teğet geçecek diyorsa gemiyi hemen terk edin.

Özetleyecek olursak birilerine kırk yıl çalışmaktansa şartları zorlayıp kendi hayalinizi peşinden gidin, deneyin, pes etmeyin. Ya kendi hayalleriniz için çalışırsınız, ya da başkasının hayallerini gerçekleştirmek için.

İçgüdülerinize güvenip şansınızı kendiniz yaratın. Unutmayın, Şans Yalnızca Cesur İnsanların Yanında Yer Alır.   

 

 

Bilgi Paylaştıkça Güzelleşir:)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir